Görme Engelli Bireylere Karşı Nasıl Davranmalıyız? – Siyaset Biliminin Işığında Bir Toplumsal Sorgulama
Bir siyaset bilimci için toplum, yalnızca bireylerin bir arada yaşadığı bir organizma değildir; aynı zamanda iktidar ilişkilerinin, ideolojik söylemlerin ve vatandaşlık bilincinin iç içe geçtiği dinamik bir yapıdır. Bu bağlamda, görme engelli bireylere karşı davranış biçimimiz, sadece bir etik mesele değil, aynı zamanda toplumsal düzenin güç ilişkilerini nasıl yeniden ürettiğinin bir göstergesidir. Peki, engellilik meselesine yaklaşımımız, iktidarın dilinden mi konuşuyor, yoksa eşit yurttaşlık fikrinin peşinde mi koşuyoruz?
İktidarın Görünmeyen Yüzü: “Normal” Olanın Siyaseti
Toplumsal düzen, çoğu zaman “normal” olanın kim olduğunu tanımlayarak işler. Görme engelli bireyler, bu düzen içinde “yardıma muhtaç”, “özel birey” gibi kategorilere sıkıştırılır. Bu tanımlar, iyi niyetli gibi görünse de aslında iktidarın ideolojik söylemini yansıtır. Çünkü bireyi özne olmaktan çıkarır, pasif bir konuma iter. Michel Foucault’nun deyimiyle, “iktidar sadece bastırmaz, üretir” — bu durumda, iktidar “engelli” kimliğini üretir ve topluma nasıl davranılması gerektiğini dikte eder.
Bir Soru:
Gerçekten mi yardım ediyoruz, yoksa sistemin ötekileştirici dilini yeniden mi üretiyoruz?
Kurumlar ve Vatandaşlık: Eşitlik Söyleminin Gerçekliği
Devlet, eğitim kurumları, medya ve yerel yönetimler gibi yapılar, engelli bireylerin toplumsal katılımını düzenleyen en önemli aktörlerdir. Ancak bu düzenleme, çoğu zaman “entegrasyon” adı altında bir tür asimilasyon politikası üretir. Vatandaşlık kavramı burada kilit bir rol oynar: Görme engelli birey, kamusal alanda var olmak için “uygun” hale getirilir; oysa siyasal eşitlik, farklılıkların bastırılmadığı, aksine tanındığı bir düzende anlam kazanır.
Gerçek vatandaşlık, birine merdiven çıkmayı öğretmek değil, o merdiveni erişilebilir kılmaktır. Bu fark, siyasal düşüncenin özünde yatar: iktidarın bahşettiği haklar değil, yurttaşın talep ettiği ve sahip çıktığı haklar önemlidir.
Toplumsal Cinsiyetin Rolü: Stratejik Güç ve Demokratik Katılım
Siyaset biliminin klasik analizlerinde erkek bakış açısı, genellikle stratejik güç ilişkileri üzerinden şekillenir. Bu yaklaşım, görme engelli bireylere yönelik politikaları da “yardım stratejileri”, “proje yönetimi” veya “sosyal sorumluluk planları” gibi teknik terimlerle ele alır. Oysa kadınların demokratik katılım ve toplumsal etkileşim odaklı yaklaşımı, bu meseleye çok daha kapsayıcı bir perspektif kazandırır.
Kadınlar, empati, duygusal dayanışma ve ortak yaşam alanı kurma pratikleriyle, görme engelli bireyleri sistemin “yardım edilen” özneleri olmaktan çıkarıp, eşit söz hakkına sahip yurttaşlar haline getirir. Bu, siyasetin yalnızca iktidar mücadelesi değil, aynı zamanda toplumsal ilişkiler alanı olduğunun altını çizer.
Bir Başka Soru:
Politik katılımın ölçüsü güç müdür, yoksa görünmeyeni görünür kılma cesareti mi?
İdeolojinin Kör Noktası: “Engel” mi, Yoksa Toplum mu?
Modern toplumlarda ideoloji, “engel”i bireyin bedenine yerleştirir. Oysa engel, çoğu zaman toplumsal tasarımın yetersizliğinden kaynaklanır. Kamusal alanların, ulaşım sistemlerinin, eğitim ve istihdam süreçlerinin görme engelli bireyler için erişilebilir olmaması, aslında toplumsal körlüğün bir tezahürüdür. Bu bağlamda, engelliliği bireyin “kusuru” olarak değil, toplumun siyasal organizasyonunun ürünü olarak görmek gerekir.
Bir toplumun demokrasisi, en zayıf görünen üyelerine nasıl davrandığıyla ölçülür. Bu nedenle “nasıl davranmalıyız?” sorusunun yanıtı sadece etik bir mesele değil, aynı zamanda siyasal bir pozisyon alış biçimidir.
Sonuç: Görmenin Ötesinde Görmek
Görme engelli bireylere karşı davranış, bireysel nezaketten çok daha fazlasını gerektirir; bu, iktidarın, kurumların ve ideolojinin sorgulanmasını zorunlu kılar. Onlara eşit yurttaşlar gibi davranmak, yalnızca bir insanlık görevi değil, aynı zamanda bir demokratik sorumluluktur.
Peki sizce, toplumun gerçekten göremediği şey engellilik mi, yoksa kendi adaletsizliği mi?